02 Aralık 2009 Çarşamba

Richie

Sessizlik . Yağmur çılgınca boşalmak için biraz daha bekliyor . Gökyüzü suyun ağırlığına dayanamayarak patlayacak . Karanlık ile aydınlığın tam ortası . Gri . Oturduğum sarı bank bile gri gözüküyor . İlk damla hep denize mi düşer ?

Rüzgar . Farkettirmeden esiyor . Kafamı çevirip yapraklara bakmasaydım anlamazdım . Rüzgar , sadece dünyanın en sakin gününde orada olmak için esiyor . Postaneden çıkan adam şemsiyesini açıyor . Yağmur henüz başlamadı .

Deniz . O da gri ve sakin . Ayağımda çizmeler var . Denize sırtım dönük . Oturduğum gri bank deniz yerine postaneye bakıyor .

Sen . Binlerce soru sorarsın kendine . Hiçbirine cevap veremezken anlarsın , asıl cevabın bu olduğunu . İlk damla hep denize mi düşer ?

24 Kasım 2009 Salı

Born to Run

bulaşıklar rahatsız etmez
perdeler sararmıştır fark etmez
duvarlar , saatler .
dolapta yiyecekler azınlıkta
canın sıkılmaz artık
gülüp geçmezsin artık
sadece geçersin .

ıslak kaldırımda oturursun
köpeklerle iyi anlaşırsın
gece mi gündüz mü yapılıyordu bu iş ?
uyumak .
gözlerin hala güzeldir
aynaya bakmasanda bilirsin .

artık beklemezsin
neyi beklediğini unutursun
saati ileri alırsın
takvimde gelecek yıla atlarsın
zaman senindir nasıl olsa
bir yerinden yakalarsın nasıl olsa .
olmasa da olur diye düşünürsün sonra,
unutursun .

karınca için mutfakta şekerin
ev sahibi için paran
ayda bir yakalandığın arkadaşların için
iki çift özenle hazırlanmış lafın
gülümsemeye çalışan yüzün vardır .
asıl dostun o kutsal kitabı yazan adamdır
düşmanın sabah olmadan biten sigaran .

özleyecek şeyler bittiğinde
sen başlarsın
sokağa çıkarsın
yağmur gözünün içine yağar
koşarsın .
yanından geçtiğin dünya itin götüne girmiştir bile .

21 Kasım 2009 Cumartesi

B-Side

Çay bardağının dibindeki kramelize kalıntının üzerine kaynar su döktüm .
En başından nerede yanlış yaptığımı düşünmeye çalıştığımda ancak düne gidebiliyorum .
Sigaraya dün başladım .
Bütün bunları dün umursamamaya başladım .
Bütün bu olanları .
Çocukken dizleri yamalı pantolon giydiğimde utandığım kadar utanmıyorum insanlardan ,
bütün bu olanlara rağmen .
Hala suçu üstlenecek kadar sakinim ,
herhangi bir ceza olmamasından dolayı tabi .

Saat dört , yazıyla ve sayıyla .
Kadrosuz belediye işçileri olan sokak köpekleri , bir kaç sızmış ayyaş , taksiciler ...
Gecenin yeryüzündeki ışıldayan yıldızları .
Deliler bile uyuyor .
Uyanık olmak lazım .
Hala çekicek bir kafam var .

Engelbert Humperdinck

CSI Miami izleyenlerin çözemediği blog Pub Yuvadır , her ne kadar genel eğilimlere karşı olan ilgisizliğini sürdürsede teknoloji çağının sunduğu nimetlerden maksimum düzeyde yararlanma ... Neyse .

Pub Yuvadır Twitter'da

Şimdi barbunya reçeli desem kaç kişi anlar beni ?

20 Kasım 2009 Cuma

Öldükten Sonra Yapılması Gereken 1001 Şey

Bundan kim sorumluysa hesap soracağım !
Babamsa babamdan ,
Tanrıysa tanrıdan ,
Leylekse leylekten .
Hangi cehennemden geldiysem oraya döneceğim !

Evine Giren Adama Kimlik Sorulmaz Aga !

17 Kasım 2009 Salı

Love Story

Deli gibi kahve içtim . Çok üşüyordum . Mutfağa gidip bir kahve daha yapmak istedim . Sonra ısıtacak suyun bittiğini fark ettim . Musluk suyu ile yapmak istemedim . Sigara yaktım . Duman kahvenin haşladığı boğazımdan içeri çekilirken arkamdaki açık pencereden çıplak sırtıma rüzgarın getirdiği buzlar iğne gibi saplanıyordu . Yağmur , kar veya sulu kar falan değildi . Buz yağıyordu . Yani buzlar rüzgarın elinde çıkıp , camlara , ağaçlara ve en kötüsü benim sırtıma saplanıyorlardı . Kahve yapmak için mutfağa giderken önünden geçtiğim aynada dudaklarımın morardığını gördüm . Daha fazla kahve içmeliydim . Fakat su kalmamıştı ve musluk suyu ile yapmak istemiyordum . Dönüp camın önündeki sandalyeye oturup televizyona bakmaya devam ettim . Sırtım yanıyordu . Uzun süredir bu kadar soğuk olmamıştı hava . Sigara yaktım biraz ısınmak için . Kapalı televizyondan arkamdaki kavak ağaçlarının rüzgarla beraber nasıl yerlere kadar yattıklarını izliyordum . Sigara dumanı haşlanmış boğazımdan geçip ciğerlerime inip sonra aynı yolu izleyerek televizyona doğru üfleniyordu . Hemen arkasından odanın içine saldıran rüzgar tarafından anında dağıtılıyordu . Ciğerlerim acıyor birkaç gündür . Sıcak bir kahve iyi gelir . Mutfağa giderken portmantonun açık kalan kapısındaki aynada çıplak vücudumu gördüm . Titriyordum . Akan sümüklerimi elimle sildim ve musluğu açıp sümkürdüm . Çıplak ayaklarıma bir terlik giyip geri döndüm çünkü kahve yapacak su kalmamıştı . Sandalyeye oturdum . Sigara paketi nemlenmişti . Bazen rüzgar o kadar sert doluyordu ki odanın içine ... Ciğerlerim acıyordu . Sırtımı hissetmiyordum . Dairenin kapısı gürültüyle açıldı . İncecik bir mont giymişti ve saçları ıslanmıştı . ''Delirdin mi sen!'' diye bağırarak üzerime , çekyatın üzerindeki battaniyeyi alıp koştu . ''Niye ince montunu giydin'' dememe fırsat vermeden battaniyeyi üzerime attı . Beraberce sandalyeden halını üstüne düştük . Aynı hızla kalkıp pencereyi kapadı . ''Niye kalın montunu giymedin'' diye sordum . Çok endişeli gözüküyordu ve ağlamamak için kendini zor tutuyordu . Daha fazla dayanamadı . Bağıra bağıra ağlamaya başladı . Üzerine düştüğüm kolumu hissetmiyordum . Kalkmaya çalırken fark ettim . Kalkabilseydim kahve için su ısıtacaktım çünkü çok üşümüştü . Dudakları buz gibiydi . Üzerime yatmış ağlıyordu . Sıcak gözyaşları suratıma damladı .

13 Kasım 2009 Cuma

Kral Evine Döndü

İçeri girdi , siyah ufak çantasını masanın üzerine koydu . Makinasını çaktırmadan düzeltti ve ilk birasını söyledi .

Ne anlatıyordum ben ? Ah evet ... Uzun zaman oldu .

Çocukken en korktuğum yer , karşımızdaki binanın bodrum katında bulunan marangoz dükkanının önündeki enine ve boyuna bir mezarı andıran o ufak boşluktu . Dükkanın ışık alması için icat edilmiş ve bir tarafında pencereler olan diğer üç tarafı ise betonla sıvanmış bir çukur . Bu deliğin zemini , kırık cam parçaları , paslı metaller ve tahta parçalarıyla doluydu . İçine düşen benim yaşlarımda bir çocuğun yardım almaksızın tırmanarak dışarı çıkması imkansızdı . Tabi düşerken kendini tehlikeli ıvır zıvırdan sakınıp hala hayatta kalabildiyse . Geceleri saklanbaç oynarken yaklaşılacak yerlerden değildi anlayacağınız . Yoksa sobelenmeniz epey vakit alırdı alırdı . O yaşlardaki kabuslarımda oraya düştüğümü görürdüm . Güvenli hayatımdaki en korkutucu yerdi . Yıllar , caddenin karşısındaki karanlığın içinden çıkıp yıldırım hızıyla öte taraftaki karanlığın içine koşan bir kedi gibi geçip gitti . Korkumun üzerinin demir bir parmaklık ile kapatıldığını gördüm geçenlerde . Eğilip içine baktım . O kadar da derin değilmiş aslında...

Ateşin her defasında daha az acı vermesi ve unutmak üzerine kurulu oyunun ortalarında biryerlerdeyim . Ne anlatıyordum ben ?

Hakimiyeti boyunca tek bir zafer bile kazanmayan (kazanamayan değil kazanmayan) kral yuvasına dönüyor .

Senin oynadığın at doğru attır . Kazanan at kimin umurunda ... Ne demiş Cenk Taner :

Televizyonda hırslı çocuklar .
Bırakınız koşsunlar zincir yettiği kadar .

10 Kasım 2009 Salı

.



















PUB YUVADIR






















Zift Kahve ve Sigara : 90
Bilinenler üzerine yazılanlar serisi: 31

Pub Yuvadır
Indian

Yerli dilinden çeviren
Roger Ljung

Kitabın özgün adı
Pub Yuvadır

Bu kitabın türkçe yayım hakları
yazar tarafından Zift Kahve ve Sigara Yayınları'na
1996 Avrupa Futbol Şampiyonası
Danimarka-Hırvatistan ilk tur mücadelesi
maç kitapçığı karşılığında verilmiştir.

Kapak İllüstrasyonu
Elliott Smith
Ron Sexsmith
Patti Smith
and
Smiths

Baskı ve cilt
Mart Matbaacılık Ltd. Şti.

ISBN 975-539-062-6
























Zuhal Olcay'a
















.


09 Kasım 2009 Pazartesi

Önsöz

Yaşama hali dayanılmaz olduğu için değil ,
gerçekten anlamsız olduğu için
ve hayatın bir değeri olmadığını göstermek için
kendini öldüren
veya kendini hayatta bırakan insanlardır ,
saygıyı hakkedenler .
Her ne kadar bu saygı onlar için bir şey ifade etmesede ...

Yosuna , su birikintisine ve ağaca aşıktırlar .
Senden çok farklı görünmezler aslında ,
üstlerinde seninkilere benzer giyecekleri vardır ,
senin gibi çalışır ve yemek yer ve uyurlar .
Sadece seni önemsemedikleri gibi kendilerini de önemsemezler ,
senin tam tersine ...

Şimdilik bu kadar .

05 Kasım 2009 Perşembe

TCDD

Yemekli vagona geçtik . Hem karnımız acıkmıştı hem de susamıştık . Hava henüz kararmıştı , yer ise grileşmişti . Geniş bir düzlükten geçiyorduk . Tepeler çok uzağımızdaydı . Göremiyordum ama orada olmalıydılar . Neyse ... Trenin tıngırtısına kulaklarım alışmıştı . Tuborg satıldığını öğrenince biraz yüzüm düştü . Depozitolu tuborg şişelerini en son o zaman gördüm .

Ne yediğimizi tam hatırlamıyorum . Yaklaşık bir saat sonra masanın üzeri bira şişesi doldu . Üstadıma dönüp , bunları toplamayacaklarsa ben götürüp bırakayım , dedim . Siktir et yaa , dedi . Olur , deyip siktir ettim . Yanımıza , daha sonra Eskişehir'de yaşadığını ve iş için sürekli trenle İstanbul'a gidip geldiğini öğrendiğimiz , 40 yaşlarında bir tatar oturdu . Ben Ballıca içiyorum o aralar , Ecevit sigarası . Tatar rakıyla uzun 2000 içiyor . Dikkatini çekti sordu , başka sigara yok mu içecek . Uzattım bir tane , hafif sigara tavsiye ederim , dedim . 18 Yaşındayım .

Susuzluğumuz geçince koltuklarımızın olduğu vagona geri döndük . Ben tuvalete uğradım . Ufacık metalden bir hücre . ''Tren dururken tuvaleti kullanmayın'' uyarısını okudum . Deliğe baktım . Tren hareket ediyordu . İşeyip çıktım . Koltuğa oturup sızdım .

Üstad uyandırdı bir ara . Eskişehir'e geldik kalk garı gezelim , dedi . Uyumaya devam ettim . Bu gitti , yanlış hatırlamıyorsam kek falan alıp geldi . Uyanıp dışarı baktım . Geniş bir düzlükten geçiyorduk . Tepeler çok uzağımızdaydı . Göremiyordum ama oralarda bir yerlerde olmalıydılar . Neyse ... Sonra durduk . İstasyon falan yoktu . Gecenin içinde durmuştuk . Ne bekliyoruz , diye sordum . Karşıdan tren geliyor , buradan sonrası tek hat , o geçtikten sonra devam edeceğiz , dedi üstad . Yaklaşık yarım saat bekledik . Karşı taraftan bir yük treni geldi ve yanımızdan geçti . Biraz daha bekledik sonra ağır ağır yol aldık . İçim geçmiş , uyumuşum .

Uyandım , Afyon Sandıklı'da indik . Bir otobüse atlayıp güneye ilerledik .

Sigaram kalmamış , birinin unuttuğu uzun 2000'i içerken aklıma geldi bunlar , ne boktan sigara ama ...

04 Kasım 2009 Çarşamba

United Losers Of Benetton

Bayat balık gözlü adam dolu ganyan bayiinin önünde oturuyorum . Çay içiyorum . Dışarda yağmur yağıyor . Yerdeki yatmış kuponları toplayıp inceliyorum . Dünden kalan bir bülten var masanın üzerinde . Her tarafı karalanmış . Kötü bile hisetmiyorum . Sadece üzerimdekiler leş gibi sigara kokuyor . Bir çay daha bırakılıyor masaya , zehir gibi . Sigara dışında kursağımdan bir şey girmemiş sabahtan beri . Son ayak koşuluyor . İkinci ayaktan yatmış olan altılı kuponumu , çöp için kullanılan ve ağzına kadar dolu olan , sigara kartonunun içine atmamın zamanı geldi . Tıpkı bir süre ''lan belki bir şey olur'' diye elimde tuttuğum hayatımı , kütüphaneden bir kitap çekip arasına koyup sonra unuttuğum gibi . Akşam yemeği için birahaneye geçiyorum . Yağmur yağıyor .

Şöyle bir etrafıma bakınıyorum . Metin abi son bir kaç yüzyıldır olduğu gibi tuvalete en yakın masada oturuyor . Sağ bacağındaki problemden dolayı malulen emekli olan Hikmet kapı önünde taburede sigara içiyor . İki yeni tip yan masada heyecanla konuşuyorlar . Birbirlerine sürekli telefonlarından bir şeyler gösteriyorlar . Naci eski kaşar-rakıya geçmiş , bir sonraki günün bültenine gömülmüş . ''İkinci ayakta nasıl yazmazsın lan Timurhan'ı salak'' diyor beni görünce . ''Prensip meselesi oynamıyorum o ata oğlum'' diyorum , ''85 lira verdi zaten simitçi altılısı'' . Gerçi hiç fena olmazdı o para cebimde olsaydı . Karşıdaki liseden iki hoca geliyor . Yer yok masalar dolu , afiyet olsun deyip yanıma oturuyorlar . Yağmur hala kesilmemiş , ıslanmışlar . Kral tv'de Serdar Ortaç çıkıyor . Akşam yemeğim geliyor . Biraz daha ketçap istiyorum . ''Hocam buyrun beraber yiyelim'' diyorum . Kuruyemişçiden aldıkları tuzlu fıstığı çıkartıyorlar , afiyet olsun diyorlar . Afiyet olsun diyorum . Biram bitiyor , yenisini söylüyorum . Çoraplarım ıslanmış , ayaklarım üşüyor .

Üniversitede iken trompet çalmak , müzisyen olmak için okulu bırakmaya karar veren ve daha sonra babasının ''oğlum bu işler genç yaşlarda iyidir , yaşlanınca sürünürsün'' sözü üzerine okula devam edip ekonomi profesörü olan adamı düşünüyorum . Televizyonda anlatmıştı bunu . Bende okulu bırakmıştım ama müzisyen olmak için değil . Sadece genç yaşlarda da sürünmek için . Yaşlanınca zor gelmesin sürünmek , alışayım diye . Ayaklarım buz kesti . Dışarı sigara içmeye çıkınca iyiden iyiye hissediyorum . Hala yağmur yağıyor . Rüzgar var , saçak işe yaramıyor . Damlalar gözümün içine giriyor .

Eskiden sayısal loto falan oynardım , milli piyango alırdım . Artık oynamıyorum . Ümidimi kaybetmedim . Çıkıp çıkmaması umurumda değil artık . Hatta yanlışlıkla çıkarsa parayı almak için uğraşacağım bürokratik işler gözümde büyüyor . Ne olur ne olmaz diye yaklaşmıyorum . Kötü bile hissetmiyorum .

02 Kasım 2009 Pazartesi

Det är du som är kroniskt handikappad

31 Ekim 2009 Cumartesi

Yalnızlık ... Sürekli peşimde dolanan mahallenin aç köpeği .

Üç kelimeyle resim çizebilen , cebinde bir otobüs bir de maç biletiyle ( sıfır kuruş ) Kadıköy deplasmanına giden ve nasıl döneceksin sorusuna ''İnegöl üzerinden'' diye cevap veren, fotoğraf sanatçısı kısaca halk sanatçısı olan değerli üstadımın bir süredir uykuda olan kült bloğu Altınfıçı'yı silkindirme çabaları kapsamında haddim olamayarak ama yarı sarhoş olarak yazdığım yazının linki BUDUR !!

Kendisinin de her zaman dile getirdiği gibi ''çocuklara bolca selam'' diyorum .

Eyvallah .

29 Ekim 2009 Perşembe

Kınalıada

Güzel bir kalçanın peşine takılır istanbul'u gezerim
Vize istemeyen ülkelere gider ,
kaldırımların tozunu alır para kazanırım .
Kuşun yemini değişirim ,
evi değişirim ,
anason kokan gömleğimi değişirim ...

Yağmuru ilk gördükleri zaman Adem ile Havva'nın ne yaptığını ,
86 Dünya kupasını kimin kazandığını ,
Depozitolu şişelerin kaç lira ettiğini ,
plakların kaç kuruş ettiğini düşünürüm .
Akşam ne yiyeceğimi düşünürüm .
Düşünür olurum .

Ayakkabım su alır , çoraplarım su alır .
Pantolonum ıslanır .
Yağmurluk yağmur için duş almak için değil .
Pencereyi açık unuturum ,
hasta olurum ,
sonra unuturum .

Ama yaşarım .

Sikindirik şairleri düşünürüm ,
sefaletten medet umarım .
Yapmadığım şeyi yapar annemi özlerim .
Yatağı açıp çekyatta uyurum .
Hiç olmadı aşık olurum anasını satayım .
Yapmadığım şey mi ?

İşi bırakırım , tutunacak ip bulamam , düşerim .
Gidip eski açığın yeni çatısına bakarım .
Bir heyecanla kalkıp adalara giderim ,
sonra ne işim var benim burada diye kalkar geri dönerim .
Ama dönerim ,
canlı ...

Köprü Kadıköy'e geçmek için ,
silahı bulsam kurşun bulamam ,
yüksekten korkarım bırak atlamayı aşağı bakamam .
Kalp ilacıyla rakı içer benim babam yine ölmez ,
beni hangi hap öldürebilir ki , haddine mi ?
Yani yaşarım .

Karar verdim evet ,
takılır güzel bir kalçanın peşine dünyayı dolaşırım ,
yani sensiz de yaşarım ...
Üç ay , beş ay .

26 Ekim 2009 Pazartesi

XO

Elliot Smith ile oturmuş bir şeyler içiyoruz .
Etrafa bakınıyorum ve ''kötü bir yere benzemiyor'' diyorum ,
''hafta sonları daha güzel olur'' diyor .
''Bugün pazar değil mi?'' diye soruyorum ,
''burada günlere isim vermezler'' diye cevaplıyor .
Rüyamda ...



Rüyadan önce ,

Yine mi bamyaaa



Rüyadan sonra ,

I'm never gonna know you now, but I'm gonna love you anyhow.

23 Ekim 2009 Cuma

So please please please Let me, let me, let me Let me get what I want This time

Eski bir kızılderili atasözünde de söylendiği gibi ,

''ne kadar hızlı koşarsan koş , rüzgar dağın arkasına senden önce varır''

gerçi o kadar da eski değil , biraz önce ben uydurdum .





İçindeki oda yerine ancak kendini ve
etrafındaki sigara dumanını aydınlatan abajur
ve eski pilli radyonun kırmızı frekans ışığı aşkına ;
İnsanlar mutlu olmaya çalışmayın artık ,
nasıl olsa başaramayacaksınız .
Ve bu iyi bir şey .

Balık Nehrin Kalbidir

Buzların içinden çıkarılan onbin yaşındaki adam ölünce ne olacağını merak ediyor muydu acaba ? Muhtemelen bir müzede sergileneceği hiç aklına gelmemiştir . Veya diğer milyonlarcası gibi petrol ve benzeri yeraltı zenginliği denilen şeylere dönüşeceğini tahmin edememiştir . Dünyanın sonunu getiren zenginlikler . Belki de ilk insanları , kovaladıkları geyik dışında ilgilendiren başka bir konu yoktu . Yada şu renkli meyveler dışında .

Kalın cama dayanmış sigara içiyordum otoparka serpilmiş alışveriş sepetlerine bakarak . Süpermarketin yanındaki hamburgercinin açılır kapanır kapısı her açıldığında içeriden rahatsız edici bir gürültü geliyordu . Kapandığında da kesiliyordu . Sonbahar akşam üzerinin serinliğini hissediyordum . Güneş kaybolmuştu ama hala etrafı aydınlatmayı başarıyordu . Dünyanın ekseninin bilmem kaç derece kayık olmasının sebep olduğu iklim değişikliklerini düşündüm . Güneş ışınlarının geliş açılarını düşündüm . Önümde koskoca otopark , toplanmayı bekleyen alışveriş arabaları , hamburgerci gürültüsü , dünya , güneş , arabalar ve otopark . Ben kömür olmadan önce bunların hepsi bitecek . Gidip alışveriş arabalarını toplamaya koyuldum . Yeni alışverişçiler bütün otoparkı istila etmeden önce etrafı temizlemeliyim . Kulaklıkları kulağıma taktım . Daha önce duymadığım bir şarkı çalıyordu .

İşimin en zor yanı yedi sekiz arabayı birleştirip marketin kapısına getirmekti . Tek tek toplamak uzun zaman alıyordu . Arabaları iç içe sokarak topluyordum . Ama katar uzadıkça hareket kabiliyeti azalıyordu . Bazen otomobillerde ufak hatıralar bırakabiliyordum . Minik çizikler bırakan iş kazaları . Özellikle insanların kıtlıktan çıkmış veya kıtlığa girecekmiş gibi yağmalamaya geldikleri haftasonları . Hızlı olmak zorundaydım yoksa insanlara sepet yetişmiyordu ve bu onları sinirlendiriyordu . Aynı zamanda pazar gezmeleri için yıkanmış cici arabalarındaki çiziklerde kızdırıyordu insanları . Öfkelenecek sebep bulmakta üstlerine yok bu iki bacaklıların . Kalplerinin üzerlerinde kredi kartları taşımaları nedeniyle olabilir , bilmiyorum .

Uzun ve sıkıcı yıllar boyunca , bazı insanların çalışmak için can attıkları bir uluslararası şirkette çalıştım . İş yerindeki son zamanlarımda genel müdür yardımcılığı denilen mevkiye yükselmiştim . Sonra beni , dört beş yıl çalışmasamda geçindirecek bir tazminatla kapı önüne koydular . Bir kaç hafta evde oturdum . Sadece oturdum . Uzun uzun oturdum . Oturmaktan sıkılınca zamanımı geçirecek bir iş aramaya başladım . Canımın kızarmış sosis istediği buna benzer bir akşam üzeri tahmin edebileceğiniz gibi sosis almak için buraya geldim . Sağa sola koşuşturan bir çocuk etraftaki alışveriş arabalarını toplamaya çalışıyordu . Çelimsiz velet arabalara hakim olamıyordu . Sarhoş bir adam gibi zikzaklar çizerek sürüyordu iç içe geçirdiği sepetleri . Otoparktaki eğim de bayağı zorluyordu kendisini . O akşam geç saatlere kadar buna yardım ettim . İşimiz bittiğinde market kapanmıştı . Hamburgercide karnımı doyururken bu işi yapabileceğimi düşündüm . İstediğim saatte gelir istediğimde giderdim . Para falan istemiyordum nasıl olsa . Çocuğa yardım ederdim . Şu ufak müzik aletini kulağıma takar araba toplardım ve zaman geçerdi . Bazıları için zamanı tüketmek kolay olmuyor sanırım .

Otoparkı ikiye böldük . Çocuk eğimi az olan sol tarafı aldı . Ben kapıya yakın sağ tarafa bakıyordum . Bir kaç gün işe takım elbiseyle geldim . Zaten ne yapmaya çalıştığımı anlamayan ve beni deli zanneden market müdürünü zır deli olduğuma ikna etmek için . Çünkü öğle yemeği zamanında yanıma gelip sürekli niye burada olduğumu soruyordu . Zaman geçirmeye çalıştığımı anlatığımda , kendisi boş zamanlarında tenis oynadığını söyledi . Benim hiç dolu vaktim yoktu ve vakit geçirmek için para harcamaya başlarsam daha kısa zamanda cam kaplı bir hücreye hapis olacağımı açıkladım . Sonuçta işe yarıyordum ve para istemiyordum ama iki bacaklılar kendilerinin düşünce sistemi dışında herhangi başka bir yolu anlamakta zorluk çekiyorlardı . Neyse kasiyer kızlar beni seviyorlardı en azından ve genelde müdürlerle iyi geçinemem zaten .

Sabah işe geldiğim sıradan bir gün çocuğu işten çıkardıklarını öğrendim . Artık bütün otopark benimdi bütün arabalar , sepetler , güneş , kayık eksen , şarkılar ...


22 Ekim 2009 Perşembe

HS

bu hafta sonunu
şarap içerek
yerlerde yuvarlanarak
özellikle halının üzerinde yuvarlanarak
küçük şikayetler ederek
sonra birbirimize bakıp ''hadi len bu da dert mi?'' diyerek
makarna yiyerek , makarna yiyerek
güneşi görüp ''acaba çıksak mı?'' diyerek
televizyonu açıp kapayarak
magazin programı arayarak
kah gülerek , kah gülerek
şarap içerek ...
bu hafta sonu birbirine yakın sakin sahil kasabaları olalım .

21 Ekim 2009 Çarşamba

Hope Sandoval

Olması gereken buysa niye karşı koyalım . Bir haftasonu daha tam olması gerektiği gibi bitti . Genelde evde oturup bira içerken , kendi kendime yaptığım toplantıların konuları aşağı yukarı şunlardı :

  1. İklimlerin müzik enstrümanları üzerindeki etkileri . Tulum ve gayda ana teması üzerinde .
  2. Beyaz bir t-shirt ile çam ağaçları altında beklemenin ve yapış yapış olmanın tarifi zor mutluluğu . Bir yakacak olarak kozalak ana teması üzerinde .
  3. Tahammül sınırlarını zorlayan sıcak ve güneş karşısında herhangi bir Mazzy Star şarkısını dinlerken açık pencerenin önünde dans eden tüle aşık olmak . Kahvaltıyı mütakip içilen 3. bira ana teması üzerinde .
  4. Bir haiku geldi dilimin ucuna yine ,
Yere düşmüş dut
asfaltın üstü resim
incir ye kedim

Salı

Sabah yüzümü yıkadım . Havluya doğru uzanırken dirseğimden kahverengi karo taşının üzerine beyaz boya damladı . Tekrar aynaya baktığımda ellerim , kollarım ve yüzümün şeffaflaştığını farkettim . Suyun değdiği yerlerdeki boyalar akıyordu . Göğsümde binlerce delik oluşturmuştu damlacıklar . Bu şekilde dışarı çıkmamın uygun olmayacağına karar verip tekrar yattım .

Güneş rahatsız etti beni . Terlemiş olarak uyandım . Yüzümü yıkadım , dişlerimi fırçaladım . Geç kaldığımı varsayarak , varsayıyordum çünkü mesai saatlerim belirsiz ve değişken bir aralıktı , hızla çıktım . Etrafta kimsecikler yoktu . Galiba pazar günü dedim kendi kendime . Çok mu içmiştim dün , tenimin eridiği ilginç rüyalar görmüştüm . Telefondan kontrol ettiğimde pazartesi olduğuna emin oldum . Otobüs durağına doğru yürüdüm . Koskoca anayolda tek bir araba yoktu . Kediler vardı . Otoyolun ortasında güneşlenen ...

Sağ tarafımda İstanbul tabelasını gördüm . Nüfus 2 yazıyordu . O gerçekten gitmişti anlaşılan . Artık 1 kalmıştı . Durakta oturup dönmesini beklemeye başladım .

14 Ekim 2009 Çarşamba

Eskişehir , Nice , Göteborg

İçi boş elbise poşetleri ,
Elsiz mankenler ,
Boş dolap , binlerce askı ,
Çarşafsız yatak ,
İçinde bir damla içecek su olmayan ev ..

Marketler ,
Kaldırımlar ,
Olabileceğin en kötüsü ,
Pire için yorgan satın almak ,
Sahip olmadığını kaybetmek ,
Üzülmek ...

Ben kaybetmeyi arzulayacak kadar
istemiyorsam eğer ,
Hiç istemiyorumdur .

Bir kez olsun düşünmeyi dene ,
Bir kez olsun ekrana değil ,
Toprağa bak ,
Islak .





Peki senin hayatının konusu ne ?




Kendi filmlerinin yıldızları
güzel şarkılarla güneşe yürürken ,
İşsiz bir figüran olarak tek isteğim var .
Önümden geçmeyin .

13 Ekim 2009 Salı

Day

Evet yalnızlık bazen çok soğuk gözüküyor , uzaktan bakınca . Ama içindeyken ... Dönüp konuşacak kimse yok . Evet yok . Fakat yüzyıllardır kendimle konuşuyorum ben . Hikayeler anlatıyorum , sorular soruyorum . Evet bazı sorular rahatsız edici olabiliyor ama üstelemiyorum . Kendimle iyi geçinmem lazım .

Bir kaç yıl önce , oturup konuşabileceğim insanlar aniden ortadan kayboldular . Bende zamanımın neredeyse hepsini adı İhsan olan barda oturarak geçirmeye başladım . Kapının yanındaki , üzerinde konser afişleri asılı olan , duvara sırtımı dayayarak . Ayaklarımın bastığı yerdeki kaldırım taşlarının üzerindeki çatlakları , şekilleri ezberleyerek . Ve durmadan kendimle konuşuyordum . Önümden hergün binlerce insan geçiyordu . Karşıdan bakınca bütün gün susup oturan bir adam . Ama tanrı şahidim olsun hiç susmuyordum . Gerçi tanrının şahitliğine de pek güvenmemek lazım . Kendime anlatacak çok şey vardı ama dışarı söyleyebileceklerim sınırlı idi . '' Bir bira daha alabilir miyim ?'' , ''Votka istiyorum ama meyve suyu değil , votka'' , ''Dün ne kalabalıktı burası'' gibi . Kendime anlattığım şeyleri , şu an olduğu gibi, herhangi bir yere yazmak yoktu aklımda . Zaten benim için okunacak şeyler vardı . Yazılmayan ne kalmıştı ki ? Biramı bitirip kalktım .

Gidişte ve dönüşte Mephisto'ya uğramayı gelenek haline getirmiştim . Sırasıyla , kitap , cd , film , kitap bölümleri ... İçeri girip ikinci kata çıktım . Soldaki rafların önünde ilerlerken gözüme bir kitap çarptı . Daha doğrusu kitabın üzerindeki mayonez . Serçe parmağımla tadına baktım . Tazeydi . Fazla uzağa gitmiş olamazdı . Ama acelem yoktu . Karşılaşırdık bir yerlerde nasıl olsa . Belki ... Çıkıp dolmuşa bindim . Uyumuşum .

Kendime anlattığım hikayelerin sonları hep aynı . İnsanlar sessizce oturup karşılarındaki ağaçlara bakıyorlar .

09 Ekim 2009 Cuma

Sex and Drugs and Rock'n Roll and Tavuk Suyu Çorba and Bezelye ...


Kestane şekeri , Neil Young , çöp arabası , köpek , domates , zift , tebrik kartı , dünya atlası , Amanda Holden , manyetik plak fırçası , kekik , yaşlanmak , eşkenar üçgenler , Blixa Bargeld , lahana sarma , şeffaf dosya , otel odaları gibi günlük yaşamımızda önemli yer tutan konular üzerinde kafa yorduğumuz ve bunları paylaştığımız güzide blogumuz pub yuvadır aşağı yukarı bir yıldır ...

Tom Waits , heartattack and wine'ı söylerken hoparlörden tükürükleri çıktı adeta , vay anasını yaa .

Bir yıl önce , yeni terk edilmiş , yaklaşık 15 kilo verdiği için iki birayla sarhoş olan , evine 50 km. uzaktaki barlarda sabahlayan ve geri dönemeyen , iş yerindeki ikili koltukta uyuyan ve tek eğlencesi sigara içmek olan bir adam olarak bu içki ve sigara kokulu blogu yazmaya başladım . Son yazdığım şey lisedeki kompozisyonlar olduğu için genel olarak pek bir boka benzemedi yazdıklarım . Fakat benim hoşuma gitti . Aslında tuvalet kağıdına yazıp daha sonra bunları kullanıp kanalizasyona da gönderebilirdim . Sanırım bu yöntemde bayağı işe yarardı . Neyse ... Sonuçta Ali Kırca'nın da dediği gibi ''hayatı paylaşmak için'' ...

Duygusallaşacak falan değilim ama ucundan köşesinden de olsa bu blogu okumuş , yorum yapmaya üşenmemiş , özellikle küfürlü mailler yollamış tüm dostlara teşekürlerimi bir borç bilirim . Eksik olmayın , beter olun , yerlerde sürünün . Sen sürünmezsen ben sürünmezsem nasıl temizlenir bu leş sokaklar , bu mendirekler ve bu bar tuvaletleri ...

Unutturmayın da size bir maç çıkışı otoparkta arabanın birinin lastiğine işerken gelen sahibiyle aramızda geçenleri anlatayım .

06 Ekim 2009 Salı

Bigmouth Strikes Again

En büyük meziyetim vazgeçmek . Uğruna savaşacak bir şey bulamadım .

Gece vardiyasına gelenlere yapılacak işleri anlattım . Durağa yürüyüp otobüse binecek ve eve gidip uyuyacaktım son onüç yıldır olduğu gibi . Normal bir gündü . Öğle yemeğinde içinde mısır taneleri olan pilav ve nohut yemiştim saat dört gibi . Niye hala bu işi yaptığımı bilmiyorum . Çalışanlara iyi geceler dileyip çıktım .

Yanlış otobüse binmişim . Veya inmem durakta inmedim . Bilmiyorum ... Kalabalık bir meydanda etrafıma bakıyordum . Cebimdeki bozukları çıkarıp saydım ve bir dolmuşa atlayıp başka bir meydana gittim . Burası daha kalabalıktı . Cüzdanımdaki paraları çıkardım ve bir taksiye bindim . Çok sakindim ama ne yapmaya çalıştığımı bilmiyordum . Hala bilmiyorum ... Taksiyi karanlık bir sokağın başında durdurdum ve cebimdeki bütün parayı verip bir bankamatik aramaya başladım . Tamamını çektiğim parayı verecek bir dilenci aramaya başladım . Uzun süre yürümem gerekti . Bir banka oturup ağlamaya başladım . Bir kadına parayı vermeyi denedim ama benden korkup kaçtı . Gece yarısı olmuştu . Bir taksi durdurup gece tarifesi açmasını rica ettim . Şaşırarak baktı suratıma ve zaten gece tarifesine geçtiğini söyledi . Nereye gitmek istediğimi sordu . Şişli'ye gitmek istediğimi söyledim . Fakat önce Anadolu yakasına geçmesini istedim . İkinci köprüden ...

Kaldırıma oturdum . İkinci kattaki ışık hala yanıyordu . Sabırla sönmesini bekledim . Binanın giriş kapısındaki camı zorlayıp açtım . Kolumu parmaklıkların arasından sokup kapıyı açtım ve paspası kapanmaması için araya koydum . Tekrar olduğum yere dönüp oturdum . Mutfağın ışığı yandı ve söndü . Sonra salonun ışığı söndü . Bekledim . Sigaram bitmişti . İstemek için yukarı çıktım . Dairenin kapısı yumruklamaya başladım . Sonra tekmeledim . Kattaki diğer dairelerden birisinin kapısı açıldı . Kadın polis çağıracağını söyleyip kapıyı kapattı . Tekmelediğim kapının arkasındaki kadın siktirip gitmemi istedi . Kapıyı açarsa gideceğimi söyledim . Üst kattan bir herif gelip üzerime saldırdı . Elindeki sopayla bana vurmaya başladı . Bütün gücümle ittim adamı , yere düştü . Kapı açıldı . Ağlayan kadın ne istediğimi sordu . Paramın bittiğini söyledim . Eğer bana para verirse gideceğimi söyleyip adamla boğuşmaya devam ettim . Sonra bir kaç kişi daha çıktı dışarı . Kadın yere bir miktar para atıp küfür etti . Hala ağlıyordu . Arkasında korkmuş bir kız çocuğu vardı . On yaşlarında . Yerdeki paraları almaya çalışırken gözlerim karardı . Sonra yanağımda bir sıcaklık hissettim . Sanırım tekmeleniyordum . Hissetmemeye başladım . Merdivenlerden yuvarlandım . Dışarı çıktım . Paralar kan içindeydi ... Yürümeye başladım . Bir taksi durdurdum . Fakat kapısını açamadım . Adam arabadan inip yanıma geldi . Yere düştüm . Konuşuyordu ama duymuyordum . Güzel bir his bu . Beni kolumdan tutup kaldırdı . İşte tam o anda dayanılmaz bir acı hissettim . Gözlerim tekrar karadı . Trafik ışıklarında durduğumuzu fark ettim gözümü açınca . Adam arka koltuğa dönmüş bir şeyler söylüyordu . Lunaparka gitmek istediğimi söyledim .

Vazgeçmek . Uğruna savaşacak bir şey bulamadım .





















Aşk dışında ...

Salı

Gökkuşağının ve arkasına güneşin parıltısını almış antrasit bulutun altından , terkedilmiş dinlenme tesislerinin ve deli gibi koşma isteğini tetikleyen tayların yanından geçip tekrar İstanbul'a döndüm . Yüce bloggerın huzurunda yemin ediyorum , bir gün gideceğim ve dönmeyeceğim . Amin .

''Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın'' demiş şair . Sakin , daha sakin .

Aşk dinine mensup her ademoğlunun başına geldiği gibi bazen içindeki denizden bir kaç damla bile dökemezsin sayfaya , dalgalar göğüs kafesini döverken ...

01 Ekim 2009 Perşembe

Eskilerden

Sanırım hayatımın en kötü günü , yahudi olduğumun ortaya çıkmasından dolayı kilise korosundan atıldığım gündü .



En sağdaki hafif topluca çocuk benim . Hala özlüyorum o günleri ...

30 Eylül 2009 Çarşamba

K-O-W-A-L-S-K-İ

98 Yılının sonlarına doğru Rem - Up albümünün kasetini aldım ve taşınabilir kasetçalarımın içine koydum . Yanlış hatırlamıyorsam eğer , 6 ay ara vermeden dinledim . Sonunda kaset bozuldu ve çıkarıp attım . Yıllar sonra bir müzik markette ucuz cd sepetinde buldum albümü ve aldım . Fakat hiç dinlemedim .

İkinci parça Lotus'tu . Hareketli bir parçaydı . Cover grubunda şarkı söylediğim yıllarda , her akşam programı bu şarkıyı çalamayarak açardık . Lotus'tan başka her şeye benzerdi . Bir iki tane de kendi parçamız vardı ama onları da çalamazdık . Prova olsun , konser olsun fark etmezdi . 4 adet beceriksiz adamdık . Bir gece , hiç unutmam , bar bayagı kalabalıktı . Öğlenden kalmayım ve hala içiyorum . Bir kaç şarkıyı ağzımda geveledim . Grup benden sarhoş ama millet eğleniyor bir şekilde . Parça arasında cebimdeki sigarayı bulamadım ve sahnenin önündeki kalabalığa dönüp '' bir kaç sigara atsanıza'' dedim . Sigara yağdı üstüme . Sonra iki saat kısa marlboro aradım yerde emekleyerek . Bas gitaristin ayağının altında vardı bir tane . Alıp yaktım ...

Geçen yıl bir kadın , senin burcunun yıldızının arkasına bir gezegen geçti ve üç yıl orada kalacak , bu yüzden seni uzun ve zor üç yıl bekliyor , demişti . Sanki geçen yıllar çok kolay geçmiş gibi .



26 Eylül 2009 Cumartesi

Yaşasın Honduras

Aslında buna benzer bir gündü . Sadece ben 16 yaşındaydım , kar yağıyordu ve klozetin içinde ateş yakmıyordum henüz .

Ağzına kadar tuvalet kağıdı dolu klozetin içine son bir nefes alıp üfledikten sonra yanan izmariti attım . Anında alev aldı . İstediğim anda söndürebileceğim bir yangın başlatmıştım . Sifonu çektim ve söndü . Kapıyı açtım ve dumanların arasından bir süper kahraman gibi çıktım .

Artık okuduklarımı anlayamıyorum . Kendi yazdıklarımda tam olarak neden bahsedildiğini çözebiliyorum sadece . Bu yüzden yazıyorum sanırım . Okumak için . Hayat hergün yeni şeyler öğretiyor ve ben bir sonraki gün hepsini unutmuş oluyorum . Ölümsüzlüğün sırrını buldum sanırım .

Kaybedecek fazla zamanım yok . Bundan sonraki her dakikam yolda bulduğum para gibi . Harcarken en ufak bir tereddütüm olmayacak . Yaşayacağım her günün bir öncekinden daha kötü olacağını kabul ettiğim günden beri her günüm daha iyi geçiyor . İyi ve kötü göreceli kavramlar tabi .

Ve önümüzdeki kış mevsimini , gün boyu elektronik postalarla akşam benimle bir şeyler içmesi için ikna etmeye çalışacağım kız ile , sıradan barlarda bira içerek ve bu barların kapısında sigara içmeye çalışıp üşüdükten sonra izmaritleri atacak bir klozet arayıp ardından tekrar içeri girip , bira içerek geçirmek istiyorum . Tanrı bütün devrik cümleleri korusun .

20 Eylül 2009 Pazar

İyi Bayramlar :)))

Neyin bayramı bu ? Neyi kutluyoruz .

İnsan en baştan beri her şeyi yanlış yapmadı mı ? Bunun için doğmadı mı veya yaratılmadı mı zaten ? Neyi kutluyoruz . İnsanın yok etmediği ne kaldı kendi bencil doğasından başka . Yok olmaya programladığımız dünyanın son neslini mi kutluyoruz ?

Şu bayramlarda kapıyı ısrarla çalan çocukları kınıyorum .

17 Eylül 2009 Perşembe

Pure

''İstersen portakallısı da var çantamda '' dedi . '' Hayır bunu yiyeceğim '' dedim . Şekeri sonuna kadar bitirdim ve altından çıkan sakızı çiğnedim . Daha sonra şekerin çubuğunu ve ağzımdaki sakızı yanından geçtiğim çöp poşetlerinden birinin içine attım .

Garsonun bizimle ilgilenmek dışında herşeyi yaptığı lanet yerden çıktık . Banklardan birine , en sakinine , oturup kaşıkladığımız yiyecekten kediye ikram ettik . Elimizdeki peçetelerle yerde bıraktığımız izleri sildik . Hiç peçeteyle kaldırım taşlarını silen insanlar gördünüz mü ? Ben görmedim . Kedi de daha önce görmediğini söyleyip hemen yanıbaşımızda oturanların yanına gitti ve kafasına koca bir kaşık püre patates atıldı . Memnuniyetsiz bir biçimde geri döndü . Sakin bir kediydi .

09 Eylül 2009 Çarşamba

Kum Adam İstanbul'da

Takdir haklarını aşktan yana kullananların ,
Yağmurluk fetişistlerinin ,
Haşmet Babaoğlu'nun ,
Zeytin üreticilerinin ve
Tüm sokak köpeklerinin blogu Pub Yuvadır ,
Gelmekte olan kışı saygıyla selamlar .

Soma Kömür Diyarından Cimboma Sevgiler

İkinci kahveyi içip içmemekte tereddüt ediyordum . İçmek istiyordum çünkü ; vakit henüz çok erkendi ve maç akşam 7'de başlıyordu ve şimdi kahve içmezsem bira içmeye başlayacak ve tahminen maçın bitiş saati olan 9'a kadar içecektim ve saat şu an öğlen 1'di . İçmek istemiyordum çünkü bir bardak nescafeyi 4 liraya satıyorlardı . Yani bira parasına . Hayatımda ilk defa ne yapacağıma karar veremiyordum . Hayatımda ilk kez işler bu kadar zorlaşmıştı benim için . Sağlıklı düşünemiyordum ... Üstadı aramayı aklıma getirdim neyseki :

- Napıyosun üstad ?

+ Uyuyorum .

- Güzel .

+ Sen napıyosun ?

- Çalışıyorum işte iş güç... Neyse sen uyu sonra konuşuruz .

+ ...



Cafeden çıkıp biraz dolaşmaya karar verdim . Bir iddaa bayii bulmam en azından yarım saatimi daha varoluş sancıları duymadan geçirmem demekti . Programa göz gezdirdim . Hafta içinde teknik direktörünü değiştirmiş takım olup olmadığını hatırlamaya çalıştım . Yeni teknik adamlı takımlar üç puana daima yakın olmuşlardır . Cem'i aradım :

- Napıyosun ?

+ Sen napıyosun yaa , niye aramıyosun , arıyoruz açmıyosun ... Dostlar kırgın Altan !!

- Santander geçen hafta kazandı mı ?

+ Betis'e oyna sen , boşver Santander'i falan .

- Deplasmandalar ama ?

+ Rahat ol .


Genelde rahatım zaten ama bazı haftasonları kolay geçmiyor işte . Daha fazla dayanamayıp saatler 02:11'i gösterirken her zamanki yerime oturdum . Cebimden sırasıyla , sigara , kupon , çakmak ve anahtarlarımı çıkardım . Arkasından anahtarları tekrar cebime koydum . Eğer saat 4'e kadar sakin sakin içebilirsem SerieA'da maç başlayacaktı . Özellikle televizyondan yayınlanan bu maçlara bahis oynuyordum . Genoa veya Sampdoria'nın ev sahibi olduğu maçlar hoşuma gidiyordu . O stadı çok seviyorum .

Bir ademoğlu ne kadar yalnız olabilirse o kadar yalnızdım . Sonrasını yazmıştım sanırım ... Şu olabilir emin değilim .

Akşam

Konu biraz dağıldı . Asıl meseleye gelirsek ; çerkez tavuğunun neden benim için bu kadar önemli olduğunu anlatmam lazım öncelikle . Daha bacak kadar çocukken Meliş annelere ( Özgen amcamın annesiydi rahmetli ) gittiğimizde akşam yemeğinde çerkez tavuğu olacağını adım gibi bilirdim . Adım indian ve o akşam yemeklerinde çerkez tavuğu olur . Melişin vefatından sonra bir daha yemedim ama hiç unutmadım tadını . Aslında o kadar teferruatlı bir şey değil . Tavukları didiyorsunuz ve üstüne sosunu döküyorsunuz en basit tarifiyle . Fakat diğer birçok yemekte olduğu gibi asıl konu sos ... Taratora benzer bir sos bu . Yoğurt , sarımsak , bayat ekmek içi ve ceviz olması lazım içinde , en azından ben öyle hatırlıyorum ama çok hassas bir nokta var . Meliş bir şekilde çıkarttığı cevizin yağını yemek masaya geldiğinde kızdırıp yemeğin üzerinde gezdirirdi ve sosun içindeki ceviz ile o cevizlerin yağı tekrar birleşirdi .

Annem yıllar önce ben askere gitmeden ''oğlum ne istersin gitmeden ne yapayım sana'' dediğinde çerkez tavuğu istemiştim . Sonra askere gittim , geldim , oraya gittim , buraya geldim hala yapacak bekliyorum . Geçen gün ''ne zaman yapacaksın şu yemeği'' dediğimde hatırlamadığını söyledi . Hak verdim unutmasına , beş altı sene geçti üzerinden ama ben unutmadım .

Üniversitede bir kız vardı , çerkez . O baya umut vermişti aslında bana . Çok güzel yaptığını falan anlatmıştı ama ceviz yağı konusuna gelince sınıfta kaldı . Ayçiçek yağı döküyormuş üstüne ...

Bazı şeyleri özlüyorum eskiye ait bu kesin . Ama bazı şeyleri bir an bile düşünmek korkutucu . Hiç keşke yirmi yıl öncesine dönebilsem demedim açıkçası . Yirmi yıl sonra da demeyeceğime inanıyorum . Tren yolculuğu gibi , istasyonlar değişiyor ama hepsi aşağı yukarı aynı sadece sen biraz daha yorgun hissediyorsun her seferinde ... Yol yorgunluğu galiba . Ve aniden kendime dönüp ''bütün bunlara sadece Meliş annenin çerkez tavuğu için bile katlanmaya değerdi öyle değil mi?'' diye sorduğumda , ''hiç tereddütsüz evet , tekrar onun elinden yiyemeyecek olsamda evet'' diyebiliyorsam bir istasyon daha göreceğim demektir . Peki o zaman ... Madem akşam oldu yemekli vagona geçip biraz yiyelim içelim . Daha çok içelim tabi .

20 Ağustos 2009 Perşembe

Lenin

Bir televizyon programı düşünün . Adı Sahil Günlüğü . Programda elinde mikrofon olan bir adam sayfiye yerlerini geziyor . Son bölümde de Adatepe'ye gitmiş . Bir evin taştan behçe duvarının önünde ufak bir masada iki adam oturuyor . Programcı bunlara yaklaşıp selam veriyor . Soldaki adama adını soruyor . Adam ''Hakan'' diye cevap veriyor . ''Ne iş yapıyorsunuz'' diye devam ediyor . Hakan Bey ''müzisyenim'' diyor . Programcı da ''aaa ne güzel Adatepe'de güzel besteler yapılır öyle değil mi?'' gibilerinden bir şeyler daha söylüyor . Hakan Bey bıyık altından gülümsüyor ''Bazı parçaları burada birleştirdim , evet'' diyor .

Hakan Kurşun . Kaos ve Kütle adında iki albüm sahibi . Emi Müzik Türkiye'de yönetici olması lazım . Prodüktör . Zamanında Kral Tv'de bile gösterilen Boğazın Üstünde adlı şarkını sahibi .

Programcının tanımaması mümkün mü ? Mümkün . CnnTürk'e giden ham bantları izleyen ve kurgusunu yapan adamların ''ya bu Hakan Kurşun , bu adama sen ne iş yapıyorsun diye sormak normal mi ?'' diye düşünmemeleri normal mi ? Normal . Sen ne diyorsun o zaman arkadaşım diye soruyorsunuz herhalde . Bir şey demiyorum . Ben de o programcıyı tanımıyorum zaten . Olabilir .

Peki ...

Dünya'yı gezmek gibi bir hayalim olmadığını söylemiştim . 10 Saatlik bir uçak yolculuğundan sonra bir bara girip bütün günümü orada geçirmek pek mantıklı gelmiyor bana . Çünkü tam olarak bunu yaparım . Bir bara girmek 10 dakikamı alıyorsa burada niye o kadar yolu tepeyim . Ama takdir edersiniz ki ufak bir tatil benim de hakkım . Hakkım değilse de ben tatile gidiyorum anasını satayım . Yani bir süre gözükmeyebilirim arkadaşlar , diyeceğim budur .

Hala insani zafiyetlerimin olduğunu görmek güzel , çünkü bazen tam bir makina gibi oluyorum . Ama yoruldum .

Beter olun sevgili dostlar . Görüşürüz ...

18 Ağustos 2009 Salı

Direc-t

Bu çakmağı alalı en az iki yıl oluyordur ve gazı hala bitmedi . Ufacıkta bir şey halbuki . Bu benim az sigara içtiğimimi gösterir yoksa çakmağı az kullandığımı mı ?

99 Depreminden yaklaşık bir ay sonra Burgaz Ada'ya gitmiştim sizden iyi olmasın iki arkadaşımla beraber . O sıralar adaların altındaki fayın kırılacağı ve büyük bir deprem daha olacağı söylentisi vardı . Vapurda toplasan 15 kişi ya vardı ya yoktu . Eylül'ün sonu sanırım . Kıç tarafında dışarda oturuyoruz . Üç delikanlı geldi . Çantalarından bir kaset çıkardılar . Bu bizim demomuz , almak ister misiniz dediler . Arkadaşlarımla ben musikişinas insanlarız , alalım dedik . Fotokopiden bir de kapak yapmışlar . Üzerinde de ''Seattle yöresinden ezgiler'' yazıyordu .

Ada tamamen terk edilmişti . Bir allahın kulu yoktu . 6 numaradan yüzerek su sporları klübüne sızdık ve havuzuna atladık . Bir görevli gelip bizi dışarı çıkardı . Üye olmadığımız için . Hayat işte ...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

S Bandı 32. Kanal

Hiç aşık oldunuz mu ?

La liga'nın Ntvspor'daki tanıtım reklamı fena olmamış . Telegol kadrosu aynı . Gökmen Özdenak'ın mikrofonunu iyi ayarlamak lazım . Adam bağırıyor zaten . Stüdyoya yakın bir yerde otursam camı açıp dinleyeceğim . Bilgin Gölberk ve Cem Dizdar'ın yanına Selçuk Yula pek gitmemiş . Beyaz çorap gibi durmuş .

Sonbahar mı sıradaki ?

Seneyi tam hatırlamıyorum . İstanbulspor'un sezon açılışı . 95-96 olabilir . İşimiz gücümüz yok kalktık gittik . İnönü Stad'ında . Kapalıya girdik . İlk olarak gözümüze çatıyı taşıyan direklerin üzerine asılmış bir Müslüm Gürses yağlı boya portresi takıldı . O zamanın Star Tv'sinde konserler eğlenceler var diye iki haftadır tanıtımı yapılıyordu . Fakat o gün Müslüm Baba yoktu programda veya gelmedi . Neredeyse kapalının tamamını dolduran ve kanamak isteyen kalabalık , çıkan diğer bütün sanatçıları ve futbolcuları ve sahaya kim girse yuhaladı . Yuhaladı çok nazik bir yaklaşım oldu aslında . Ortalığın ağzına sıçtılar . Dışarı zor çıktık .

Pazartesi , Salı , Çarşamba , Perşembe , Perşembe ... Perşembe ?

8 Yaşındayken lisanslı olarak futbol oynamaya başladım . Haftada 4 antreman ve sezonda her haftasonu maç . Ortaokula Hasan Hoca yazdırmıştı beni . Bir ton sıra vardı . Beden Hocasını tanıyordu okulun . Çay içip çıktık yanından ve kayıt belgelerini bırakarak . Babam 2 karton tekel 2000 yollamıştı bunun karşılığında . Hasan Hoca zamanında Fenerbahçenin alt yapısında oynarmış . Bir maçta bunun çapraz bağlarına çamaşır asmışlar . Şimdiki gibi ameliyat falan yok . Almışlar alçıya bunu . Bizim zamanımızda 40 yaşında falandı ve yürürken ayağını sürüyordu yere . 4-4-3 Oynardık . Geride sarkık libero , onun önünde bir stoper , sağ bek , sol bek , orta sahanın ortası , sağı , solu , sağ açık , sol açık ve santrafor . Uzun süre orta sahanın solunda oynadım sonra da stoper . Ağar olduğumdan stoper oynamak zor geliyordu . Rakip santrafor ile adam adama oynuyordum . Eğer hızlı bir çocuksa maç akşamları 9'da uyurdum . Kovala kovala yorgun düşerdim . 17 yaşına kadar ara vermeden devam ettim . Bir bok olacak yeteneğim yoktu . Bizim takımdan biri Kasımpaşa'da , biri de Beylerbeyi'nde oynadı . Onlarda bir bok olamadı . Futbol nankör meslek . En iyisi dişçi olmak .

Yağmurlar ? Evet yağmur yağsın .

Senin Tevez ile Adebayor ile ne işin olur . Al İrlanda genç takımının golcüsünü . Sen kaybeden tarafsın . 8. Sıra başarı senin için . Takımlar kimliklerini kaybetmeye başladılar . Araplara yeni eğlenceler bulmak lazım .

Van Morrison - Someone like you ? Evet .

Zaman nasıl olsa geçiyorsa , nasıl geçtiğinin ne kadar önemi olabilir ?

Futbol Mundial'de Baki Mercimek'i Sunderland'de oynarken konu yapmışlardı . Yeni Stam diyorlardı . Hayat böyle bir şey .

Bu blog Rahim Zafer'lere Erman Güraçar'lara ve Murat Alaçayır'lara adanmıştır .

13 Ağustos 2009 Perşembe

Holte End

Bir ''futbol blog'' yazabilirim aslında , dertsiz tasasız . Diğer binlercesi gibi . Hayat daha kolay olurdu benim için . Ronaldinho Fener'e geldi , Fiorentina küme düştü , Rüştü kıçını kırdı ... Ama hayır zor ve zahmetli bir yol var önümde . Öyle bir blog olmalı ki bu , olup olmadığı belli olmamalı , nereden türediği bilinmemeli , belli bir konusu veya teması olmamalı .

Olmamak üzerine yazılan ve zamanla kaybolan bir blog . Delik benzin deposundan her metrede yere damlayan ve anında uçan yakıt . Üç kişinin bildiği , senin , benim ve senin bildiğin . Unutulan bir blog olmalı , uçsuz bucaksız çöplükte bir zımba telinin arasında kalmış minik bir kağıt parçası . Üzerinde ne yazdığının ne önemi var . Üzerinde karınca duası . Gözle görülmeyen bir toz zerresi kadar önemsiz , gözüne girip iki saat kaşımanı gerektirecek kadar sinsi olmalı .

Kanım tekrar dolaşmaya başladı içimde . Kendi içinden çıkarttığı damarlar içinde ...

Garlands

Uzun süre uzak durduktan sonra yakılan ilk sigarada , o bildik tadı almak imkansızdır . Buradan bir yere bağlamayacağım . Sadece bunun altını çizmek istedim . Ama o ilk sigarayı içmeden , boğazın o ilk dumanı emmeden daha sonraki sigaraların tadını alamazsın . Hazırlık maçı bir yerde . Tatsız tuzsuz ama gerekli .




Bir Cocteau Twins daha gelir mi ? Efendim ? Gelmez diyorsunuz ... Evet gelmez .






12 Ağustos 2009 Çarşamba

Kuş

Aralık kapıdan içeriyi dikizliyordum . Kuş kafesinde uyukluyordu . Mandalla tutturulmuş ufak salatalık parçasının yarısını yemişti . Halinden memnun gözküyordu . Hayatı o kafesin içinde geçecekti . Eğer kaçarsa kargalara yem olacaktı veya açlıktan ölecekti . Kafesin içindeki güvenli hayatından memnundu . Yemi , arada sırada marulu salatalığı ve suyu vardı . Küçük bir denge problemi yaşıyordu bazen , uyuklarken tüneğinden düştüğüne şahit olmuştum bir kaç sefer . Korkuyordu , biraz su içiyordu ve tekrar uyuyordu sonra . Hayatından memnundu . Denge problemi dışında .

Nicolas Cage ve Laura Dern , love me tender eşliğinde dans ediyorlardı . Film bitmek üzereydi . Bobby Peru , bilmem kaç tarihindeki kasırgadan sonra kasabaya gelen en heyecan verici olay ... Film bitti . Kuşa baktım hala uyuyordu .

Kafesimdeki hayatımdan memnundum . Bira , sigara , iyi müzik , filmler ve sessizliğe sahiptim . Kafamı pencereden çıkardığımda birbiri içine girmiş ağaçları görüyordum . Çocukken top oynadığımız bahçe çok ufak geliyordu gözüme . Eskiden çift kale ve bir düzine velet sığıyordu içine . Şimdi boş ve yabani ot kaplı . Binada bir düzine velet yok artık . Olanlarda evde tıkınıp bilgisayar başında obez olmakla meşguller ...

Yeni bir film koymak için çok yorgunum . Televizyonu açacak kadar iyi hissetmiyorum kendimi . Bir şeyler okusam anında uykum gelecek . Kuş bütün gün uyuyor . Ama bu gece uyumasına engel olmuyor . Kuş beyinli işte . İmreniyorum ona . Onun bana imrendiğini söyleyemeyeceğim . Kafesindeki hayatından memnun .

Uzunlamasına doğradığım salatalıkları buz kaplı derin kasenin içine yatırıyorum . Yaz yemeği . Telefonun şarjının bittiğini haber veren ikaz ışığı yanıp sönüyor belli aralıklarla . Bu telefonun ne işe yaradığını hala çözemedim .

Yitik Şarkıların Peşinde

Taşınmama birkaç gün var . Tabak çanağı gazete kağıtlarına sarıp kutulara koyuyorum . Bardakların yarısından çoğu bira hediyesi olarak alınmış . Yemekte beş kişi varsa beş farklı bardak oluyor masada . Uzun yukarı doğru genişleyen klasik efes bardaklarını taşınırken cantama koyup elimde götüreceğim . Riske giremem . Aslında aynı evde ölene kadar oturabilirim . Evle beraber yaşlanmak . Gerçi oturduğum evlerin çoğu benden yaşlıydı . Büyük ihtimalle benden önce ölecekler . Belki bir ev almalıyım kendime . Ama bu aralar düzenli bir şekilde sayısal loto oynayamıyorum . Bu da ev sahibi olmamı geciktiriyor .

Mutfak dolabını bitirdim . Üç adet koliye sığdılar . Buzdolabını boşaltmıştım . Zaten pek dolu 0lduğu söylenemezdi . Fişini çekip mutfağın ortasına doğru çektim . Altı leş gibi olmuş . Karafatma cesetleri , zeytin cesetleri , rakı kapağı cesetleri ... Buzdolabı altları evlerin mezarlık bölümleri gibi . Özellikle mutfak halkının ölülerini gömdüğü yer . Kesmeşeker cesetleri , karpuz çekirdeği cesetleri ... Süpürgeyle topladım hepsini . Mezarlığın arkasından siyah , ağzı bağlı bir poşet çıktı . İçinden de demliğe benzer birşey çıktı . Antika değeri olabilir . Toz beziyle üzerini sildim . Üzerinde hangi lisanda yazılmış olduğunu çözemediğim yazılar vardı . Bezi nemlendirdim ve silmeye devam ettim . Poşetin içinde bu kadar kirlenmesi olanaksızdı ve ...


Sabahtan beri hiç birşey içmemiştim , koklamamıştım . Zamanında duvarda gezen örümcekler veya koridorda koşan at gördüğüm olmuştu ama hiç demlikten çıkan cin tribim olmamıştı . Hem bu cinler lambadan çıkmıyorlar mıydı ? ''Dile benden ne dilersen'' dedi , ''birşey istemiyorum'' dedim , ''aç mısın ?''.

Gulf Stream


Bir süredir Yengeç Dönencesi ile beraber salonda oturup bira içiyoruz . İkili koltukta . Ben solda oturuyorum , o hafif çökmüş olan sağ tarafta . Arada sırada açıp okuyorum ama daha çok yan yana oturuyoruz . Pazar akşamı kapattım televizyonu , öylece konuşmadan saatlerce televizyondaki aksimize baktık ve artık gün ağarmaya başlarken aynı anda birbirimize dönüp şu nacizane sözcükleri döktük atmosfere :

- Dolapta bira bitti galiba .
- Dolapta bira bitti galiba .

Aynı anda söyledik bunu yüzyıl süren suskunluktan sonra . Sonra ne oldu biliyor musunuz ?

Hiçbir şey olmadı .

08 Ağustos 2009 Cumartesi

my my , hey hey

Hope Sandoval hala yavaşlatabiliyor zamanı . Yeni efes şişeleri hiç fena olmamış . Arada sırada yağmur yağıyor . Hala gülümserken utanıyorum . Hala ıslak sokaklara aşığım ve daha fazlası da var
. Bir boşluk nokta .

June

Yine kaldım oturduğum yerde . Eve dönecek param var ama halim yok . Eve dönecek bir yol var ama benim bilmediğim bir yol ve arayacak halim yok . Ev ? Bir evim var mıydı ? Boşver zaten dönecek halim yok .

''Bir ülkede kaldırımlar ne kadar yüksekse medeniyet o kadar alçaktır'' demişti birisi . Eski Yunan'da kaldırım var mıydı . Varsa ne kadar yüksekti ? Kimin umrunda eski Yunan . Borsa düşmesin yeter .

Eskiden insanlar daha çok içebilmek için kusuyorlardı . Artık kusmadan içmeye devam edebiliyorlar . Eskiden ''neden'' diyerek düşünmeye başlıyorlardı şimdi ''ne kadarı benim olabilir'' diye .

Artık galibiyetler 3 puan ve Mustafa Denizli Beşiktaş'ın başında . Cevat Prakazi kebap salonu işletiyor . Didier Six kimbilir hangi cehennemde .

Niye kendimi yazmak için zorladığımda gözümün önüne boş bir bar geliyor ? Ve niye yürümek için dışarı çıktıktan kısa bir süre sonra kendimi boş bir barda içerken buluyorum ?

Herve Tum

Bir an İbrahim Akın'ın ceza sahasından çıkıp Damla Pub'a girip Metin Abi'yi de geçip topu Hakan'ın solundan ağlara göndereceğini sandım . Fakat O Ferrari'yi geçince yeter deyip vurdu . Bence Sivas'ın yaptığı en büyük hata Tum'u satması oldu ligler başlarken . Anderlecht maçını izlemedim ama Tum olsaydı ilerde sırtı dönük aldığı topları tutar en azından 5 yemelerine engel olurdu . Ersen Pinokyo Martin tahminimce rakip defans gibi gelen topları geri çevirmiştir . Başarılarının sırrını futbolcularının alkol kullanmamasına bağlayan varoş kral Bülent Uygun'u zor bir sezon bekliyor . İddaa severler çekinmeden Sivas'ın rakiplerine şans verebilirler bu sene .